LâL
Çarşamba, August 26, 2009 · Kategori: Hikaye
Mahzûn gemiler geçerdi içinden,bir dağa bir ırmağa,bir de ürkek
gözlü ceylânlara vurgundun Lâl.
Bana içli, bana esmer yürekli şiirler okurdun ,bir uzağa bir yakına
düşerdi sözlerim,saçları simsiyahım yorulurdun,yorulur sonra dizlerimde
uyurdun.Sen dalınca körpe düşlere ,ay düşen yanağına Fatihâlar
okurdum.Uzun gecelerde mavi kadifeler sarardım dizlerine,kuş tüyü yastıklar
nâzenin başına...Seni usulca ben bırakırdım düşüne,
tütsülerdim odayı,ısıtırdım havayı, kapardım kapıyı usulca üstüne.
Sen bilmezsin Lâl.
Duyurmazdım ,incitmezdim fikrini , her gece seni okurdum:Lâl!..
Şeyh Gâlibi aralayınca nefes alırdım biraz.Sana Fuzûlî Divânı'nı
okuduğum gece ne kadar da mutlu olmuştun Lâl.O gece gibi karanlık,
o bukleli saçlarını geriye doğru savurmuş,’’cân nedir cânân nedir’?’
diye sormuştun ya Lâl!
Hani ben de pencereden sarkan kâmeri gösterip ‘’Cânân Kâfdağıdır,
cân ise zümrüd-ü ankâ...''
O mim dudaklarınla susup, ‘’Kâfdağı'na nasıl gidilir ki?’’demiştin.
''Cânı sunup kâdehte sevgiliye öyle...'' demiştim.
Oysa Lâl,kuytu bir ormanda su içmek isteyen bir mârâldı yüreğim de,
avcılar çıkar diye yoluma, nehirlere inememiştim,cânımı ellerimde
tutuyordum, sevgiliye cân şârâbımı sunamamıştım.
Sana sözüm vardı Lal,yaşamak adına.
Oysa o kadar güzelsin, incinir misin Lâl?
Yokuşlarda bu narin ayakların...
Kıyamam ki Lâl
''Kâfdağına nasıl gidilir?'' diye sormuştun ya,o yollar meşâkkâtlidir ,
Lâl,o yolar çölden geçer ,Mecnûn'un diyârıdır çöl dedimse ,içinden önce
serâplar geçer,dudakların kurur, bir damla su, deryâ görünür,
gerçekler yalan,yalanlar gerçek olur bir zaman.
Yol uzun, hesap ince, zaman dardır Lâl.
Sonra vâhâlar bitimsiz bir hâsretin sonunda, tam da ''öleceğim!''
dediğin anda gelir.
Anlarsın ki yoldan çıkmamış,sırâttan düşmemişsindir.
İçinden o vakit şükür makamında duâlar yükselir,işte o zaman Lâl,
işte o zaman çöle de yağmur yağar.
Kâfdağı seni de çağıracak biliyorum Lâl,sanki sen de o kervânın
yolcusu olacaksın,ömrüm olsa da kanatlarımda taşısam seni.
Alnında nehirler akıyor, düşünde Ankâ'lar uçuyor görüyorum Lâl.
Sen de o izleri süreceksin çünkü, 'aşk kıblesidir her ömrün.
Sen de elbet sadece ve ancak 'aşka secde edeceksin
Gece genişliyor Lâl,insanlar kapatıyor ışıklarını,her zamanki yastıkta gündelik
düşlere uzanıyor başlar.Gece hâkileştikçe yüzün daha da ışıyor ,daha da
güzelleşiyor yüzün,karanlığa inat ağarıyor yüzün.
Bu gün ,nar çiçeği aldım
açtı,gördüm Lâl.Öyle bir zamandayız ki, doydukça açlığı
artıyor insanların.
Oysa sen ,sen öyle misin?
Ne güzelsin!
İçimin sazlığında dertli bir neyzen, bu gece de,sızlıyor ince teli hasretin.
Ney anlatıyor ben dinliyorum,ben ağlıyorum o dinliyor ; bir
zaman...Sonra susuyoruz birlikte,susmalarını dinliyorum neyzenin.
İçe akan ırmakları daha bilmezsin sen.Bilme, hatta,hiç bilme….
Diye diye:Lâl...
Ay bu gece bütün râhmetiyle yağıyor penceremize,şiirler ayağa
kalkıyor,kalbimde hedr-i hilâlim, kalbimde yediveren gül,
dudaklarından söz ab-ı hayat gibi dökülüyor Lâl.
Sen konuşurken , sükût etmek ne kadar güzel,sen konuşurken ,
usul usul bir yağmur saçlarımı ıslatıyor,usul usul yeşeriyor çöl…
Serâplar kendini uçurumdan atıyor,uyanıyorum yanılsamasız
bir gerçeğe.
Bu gün kaçtım şehirden, bu gün oturdum kıyısına bir ırmağın ;
seni izledim sularında,duru yüreğini...
Akıp giden suya sözler bıraktım,balık nereden bilsin Lâl,
Hâlik bilsin dedim gene.
Saçların gibi âheste akan ırmağın suskun dalgasına
göz yaşı şişemi bıraktım, senden gizli ağladığım köşelerde
biriken ne varsa ,saldım denizlere.
Sen görme,hiç görme...diye diye...!Lâl.
***
Aya göz kırptın ,çiçeğe dokundun usulca.
Sevdin değil mi Lâl,nar çiçeğini?
Sevdin taç yapraklarını,kirpiklerin gülüyordu.
Ne kadar güzeldin,
Ve ne kadar beyazdı ellerin tertemiz ;ne incinmiş ne incitilmiş,
gözlerin bir şiir gibi,yazılası değil bakışların.
Işıklı nisan gözlerin,yağmur sonrası gökkuşağı gibisin ğöğümde
Sevgimden öteye gitme Lâl...
***
Nar çiçeği kokuyor ellerin,zambak ellerinde nar çiçeği kokusu...
Kalbimdeki kuş tekrar göğüs kafesime kanatlarıyla hızla vurmaya başladı.
Tekrar kanat darbeleri,tekrar sancı,tekrar çırpınış….
Ellerimde saklı bir tarihi tutuyordum,ay bu gece dolunay ,bin yıldır
uyutuyordum düşümde ama,nar çiçeğinin kokusunu alınca
uyandı çığlık çığlığa....
Kuş tekrar canhıraş...
Kanat darbeleri kıracakti sanki kemiklerimi...
Soluğum yorgun, sesim yaralı Lâl.
Belki de diyorum...
Belki de,bir dağa, bir ormana, bir ırmağa koşmayacaktım amma,
alnıma yazılanı silemezdim,o sınırdan öteye gitmeliydim,kozamı
yırtmalı kanat çırpmalıydım sonsuza.
Bu öyle bir şey ki Lâl,ceylanlar ırmağa inecekler avcının pusuda
yattığını bilecekler fakat, ille de o
kıblesidir her ömrün.
Yani ki ölüm alnımda bir kurşun gibi patlasa da ille ...
Ezel sırrını Şems'in avuçlarında içen Mevlâna gibi ille...
Taptuk'un kapısına eğri odun taşımayan Yûnûs gibi ille...
Züleyhâ gibi ille Yûsûf gibi Yakûb misâli ille...
Burâk'ın sırtında 'aşka fersâh fersâh yükselen dürr-i yetim gibi ille...
Ay bu gece başka,
Başka ,
Aşka Lâl...
Canan Dinç
Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!
Sen Leylâsın
Pazar, August 23, 2009 · Kategori: Hikaye
Hangi cümlenin yitik öznesisin Leyla?
Uzun ,siyah saçlarını hangi poyraz dağıttı?Meltemlerden incinen tenin,
ne zaman öğrendi çöl rüzgarında yanmayı?
İnciler saçan dudağına,bu kavruk ağıdı kim yaktırdı söyle?
Çöl ayaklarımda değil,vücudun çölünü aştım da geldim.
Ben benden geçtim de geldim.
Kırdım benlik aynasını,ben senden geçtim de geldim.
Gözlerinde buruk yaşlar,ne olmuş
Küsmüş yanağındaki gül,tarumar olmuş bahçeler...
Mahzun duruşun Leyla,yıkıyor dirençli dağlarımı...
Bir söz yeter,cümle istemem.
Ay ışığında düşler eğirdim,kelimelerden aşkı beğendim,kaktüs batsa da ayaklarıma,geçtiğim yollara güller diktim.
Bu suskunluk Leyla...
Kırıyor pervanenin kanatlarını.
Bir kraterin ucundan düşüyorum yanardağa.
Yorulmuş ellerin Leyla...
Kim beğenmiş sana bu dargınlık, bu yalnızlık libasını?
Hangi terzi kesmiş bu kefeni
Dudağındaki mimi çöz,ışıl ışıl dökülsün kelimeler çağlayanında...
Yak mumu Leyla,pervaz olayım,buruk yarana ağlatayım bulutlarımı,
şal yapayım omuzlarına dualarımı.
Bir kez değsin bakışların kanatlarıma,bir kez değsin sesinin rüzgarı alnıma..
Yoksa dolu dizgin atlar çatlayacak sahrada...
Bir söz demezsen Leyla, patlar içimdeki suskun dağlar,yanar gönül hanem,
şemsim söner.
Ey kalbimdeki kadim acı,billur kase,bu gece de
Bu gece de ülkemi
Kalelerimi yıktım,atları yılkıya saldım,piyonlarımı azad ettim de geldim...
Yorgun zavallı bir pervaneyim Leyla...
Sohbet-i canana geldim.
Herkes mecnuna ağlarken,mecnun ah u efganını arşa çıkarırken ,
sen sükutu seçtin.İşte bu yüzden
Bu gece de kapındayım Leyla...
Tan yeri ağarana kadar.Siyah ip beyaz ipten ayrılana kadar.
Es-sela diyene kadar ezan.
Fecr-i kazip sönene kadar...
Soğuk, billur abdeset suyu ellerime değene kadar...
Anladım kaf dağındasın,anladım zümrüd-ü ankasın
Sen Leyla'sın..
canan dinç
'cemre yazıları'
şubat 13
Kalıcı Bağlantı Yorum (11) Yorum yaz!
Yüreğimin Fay Kırıkları
Pazartesi, Hazirane 29, 2009 · Kategori: Hikaye
'' depremin çocuklarına''
Beni o dağlar çekiyor…
Dalgalar…
Kıyılara vuran hırçın deli dalgalar…
Bozkırda sular basıyor düşümü, derin bir ormanda ceylanlar
pınardan su içmeye iniyor.Irmaklar görüyorum, avuçlarımdan
Karadeniz’e dökülüyor.Garip bir ürpertiyle uyanıyorum gece
yarısı…
Duvardaki haritada kuzeye bakıyorum, yağmurlar çekiyor beni,
gümüş yakamozlar,takalar geçiyor hayalimden,balıkçı motorları ve
martılar…Kurak topraklarımı tutuyorum denize karşı…
”Fikrinde su olan derya görür düşünde’’derdi büyükbabam.
Fikrimde ovalar, deniz, yağmurlar vardı. Düşümü hayra
yoracak yıllar uzaktı henüz.
Bozkırdı vatanım, yağmura hasret topraktım ben.
Karadeniz sevdasını, Köroğlu destanıyla kundağıma sarmış meğer
annem.
***
99’ un sonbaharıydı.
Ayrılıkların mevsimi.Hüzne müptela gönlüme, turuncu bir eylül
perdelerini geriyordu. Elimde eskimeye yüz tutmuş valizim. Yarısı
kitap dolu, yarısı hüzün…Düşlerimi hayra yoracaktı yürüdüğüm
yollar, idrakimde biriktirdiğim ne varsa ülkemin çocuklarına
adayacaktım.Yoldaydım,yolun başındaydım.
Yağmurun bile elleri başka vuruyordu otobüs camına, yağmuru ilk
kez böyle telaşlı, böyle ürkek, böyle savruk görüyordum. Yağmur
giyinmiş bir ulaktı sanki gördüğüm, pürtelâş bana bir şeyler
anlatıyordu. Fakat ben henüz yakaza bir anı toparlayıp,
anlatamıyordum. Sustum, müphem bir sese karşılıksız sustum.
Yağmur kuşlarını canhıraş havalanırken gördüm sonra…
Sonra alnımda dalgalanan nazlı al bir bayrak…Ömrümü o naza
adıyordum.
‘’Şimdi sıra bende!’’diye atan bir nabız sağ bileğimde.
Deniz, yağmur ve ırmakları coşkun bir cennet köşesine gidiyordum.
Sisi taç eylemiş bir durakta Bolu dağını gördüm. Bozkır düşümün ilk
bölümü ayan oldu bana. Kırklara karışmış, sır olmuş Köroğlu’nu
aradım. Elbet göremezdim, çünkü kalp gözüyle görünen dünyaların
henüz farkında değildim.
İnsana berrak bir nefes veriyor bu dağ, yüreğime bir heybet...
Fırından yeni çıkmış simit kokusu ve karşı sandalyede müşfik bir
dostun yüzüne bakmak gibi, dağların dumanı, yeşilin bin bir tonu
ruhuma öyle rahiyalar bahşediyordu. Otobüs dik, virajlı bir vadiden,
kollarını kocaman açmış bir ovaya doğru süzülüyor, eylülün hüzünlü
gözlerine akşam çöküyordu.
İçimdeki Anka kuşu, kanatlarını kuzeye çevirdiğinde bilmiyordum,
beni bekleyen gerçekleri. Bilmiyordum, dudağını uçukladığının
kıyıların, devasa bir ahtapot gibi yorgun yatan denizi bilmiyordum,
yakamozları yaralı, martıları susmuş; deprem gecesinden sonra
kararan dimağlara sabah güneş doğsa da, gri yıkık duvarlar
arkasında kalmış gülüşleri, gözyaşlarının yanaklarda açtığı derin
vadileri, depremin esaslı yarayı hafızalarda açtığını bilmiyordum.
Yıkılan gönüllermiş, hayaller, umutlar… Gece sıfır üçte en tatlı
yerinde giyotin hızıyla bölünen yarınlarmış. Kırk beş saniyede
dumura uğramış ne varsa. Kırk beş saniye yılların birikimini silmiş
süpürmüş. Evler barınak değil, birer zindan olmuş gözlerde, hayatlar
son hız giden bir trenin raydan çıkışı gibi pervasız bir çığlığa
bürünmüş. Acının siyah örtüsü kaplamış sokakları.
En çok çocuklar üşümüş. Onların papatya elleri…
Nasıl ısıtmalı...? Nasıl…?
Korkudan gözbebekleri kocaman olmuş bu minik eller, gri gölgeler
yerleşmiş bakışlar ne olacaktı… ? Sonra sobalı çadırlar, sonra
çadırlarda yangın, sıcak bir yastıkta mışıl mışıl uykuya hasret
gözler… Çığlıklarını duymamıştım, karanlıkta yitip gidenlerin.
Geride kalanlar ispatıydı; yumuşak yastıkta pıtıraklı uykuların.
İlk gün, evet herkesin heyecanla başladığı o ilk gün ben içimde
ağlayan bir bozlak sesiyle üç katlı, duvarları esmer bir suskunluğa
duçar olmuş okul koridorlarını arşınladım. Mahir dalgıçları bile alıp,
götüren bir girdap geçmiş hayallerin, hafızaların üstünden.
Düşüncelerde kaos, rüyalarda kabuslar başlamış. Her ateş düştüğü
yeri yakmış, kızıl ve mor bir anı kalamış geride. Manen yaşanan
çöküntü hesaplansa, yekunu yürekler parçalar… Çadırlar,
battaniyeler, sıcak bir tas çorba bedenleri ısıtsa da ,yürekler üşümüş
bir kere...
Kırk beş saniye…
Bir dakikadan da az…
Mamur bir ülke hak ile yeksan…
Dersin tam ortasında ellerini başının arasına alıp, bağıra bağıra
ağlamaya başlıyordu Hatice…
Birden aklına düşmüş babası… Gözlerinde bir ayrılık ağlıyordu.
Sıfır üçte yıkılırken duvarlar, babasına seslenmiş; baba duymamış,
sesini yutmuş dev gibi bir gürültü, sabah, akut,babasını sedyeyle
götürmüş.
Özlemiş Hatice… Çok özlemiş babasını…
’İyileşince gelecek’’ demiş annesi…‘’Öğretmenim’’ dedi ‘’biliyorum
bir gün okul çıkışında sürpriz yapacak babam, beni kucağında
götürecek eve.’’ Babası toprak olmuş Hatice’ye, hangi dilden
anlatabilirdim, gidenin asla dönemeyeceğini. Yutkunup sustum.
Saçlarındaki poyrazı okşadım.
Çadırlardan bir gece yarısı yükselen sancılı bebek ağlamaları…
Çaresiz annelerin üşümüş çocuklarına gelmişim meğer. Henüz
yanakları süt kokan bu çocukların gözlerindeki ışığı söndürmüştü
deprem… O çakmak çakmak gözler yoktu karşımda. Hepsinde soru
işareti, hepsinde korku, hepsinde kuşkunun siyah kanatları ve
çaresizliğin kavruk kokusu...

Ezan sesinden sonra sokaklara en çok yakışan sesler susmuştu bu
şehirde. Bağıra çağıra koşan çocuklar, az sonra yıkılmasından
korkulan duvarlardan nasıl kaçabileceğinin hesabını yapıyordu.
Molozlar temizlenmemiş, her an gözler önünde viran olmuş bir
şehirden geriye kalan küller savrulup duruyordu.
Yeşilliğin içinde, heybetli dağlara bakan pencerelerim vardı her
girdiğim sınıfta. Cennetten bir bahçede Türkçe dersi vermek kaç
kişiye nasip olur? Hele yağmuru bol, toprakları münbit bir
coğrafyada. Fakat, karşımda donuk bir cennet duruyordu.Yeniden
yeşermeliydi bahar. Yeniden bülbüle naz eden mayıs gülleri
kızarmalıydı bahçelerde. Nisan yağmuru inciler düşürmeliydi
istiridyenin kabuğuna.
Sene 2000.
Kış sert geçti. Hiç olmadığı kadar kar yağmış, herkes şaşkındı.
İçimden bozkırın kışını beraberimde mi getirdim diye geçirirken
gülümsedim kendime, severdim karı da yağmur kadar.Ne güzel
yakışmıştı yemyeşil çam ormanlarının üstüne kar... Belki ondandır
gurbet içime hemen çökmedi o kış.
Okul, bir köyün sınırına kurulmuş, taşımalı bir ilköğretim burası.
Köy çocukları hepsi.Kimi Laz, kimi Abaza, kimi Çerkez… Hepsinin
ortak bir marşı var, bağıra bağıra okuyorlar,andımızı bir yemin gibi
anıyorlar.
Onlar okuyor, ben dalgalanıyorum…
Tüylerim her sabah diken diken...
Kalemimin ucundan geleceğe uzanan bir yolun başındayım. Siyah
meşin kaplı bir defter önümde… Elimde mürekkepli kalemim. Bir
ömür sürecek bir yola, bir ahde sargın yüreğim ve işte o an… o an…
Nikahım kıyılmıştı öğretmenlikle,hem de gönülden bir nikah…!
Kalemi daha sıkı kavradım ,yüreğine kazır gibi sayfanın, ilk dersimi
yazdım. Evet, evet kabul ediyorum; her taşın altına ben elimi
koyacağım, ahdım olsun! Diye attım imzamı. Tereddütsüz, el
yazısıyla ‘Canan’ yazdım.
Kafamı kaldırdığımda gözlerimin etrafı terlemişti biraz…

Yeni açılmış kalem kokusu…
Evet diyorum, evet… Okuldayım…
Kitap, defter tamam…
Tamam olmayan bir şey var muhakeme, olmayan bir şey var
dikkat.
Medeniyetlere yön verecek, insanlığa meşale tutacak bu beyinlere,
yüreklere rehber olacağım.İşim zor,yüküm ağır, vebalim büyük.Bir
neslin kulaklarında çınlayacak sesim.Her sözüm akıllara
yazılacak,her hareketim yüreklerde iz bırakacak. En son pencerede
saçları örgülü kızın gözlerindeki tereddüdü güvene çevirmek işim.
Öğretmenim ,gönül işçisiyim ben. Ellerim başaklar gibi uzanmalı her
birinin omzuna… Tebessüm dudağımda’ günaydın’ demeliyim,
derken gözlerinin içine bakmalıyım.
‘’Nasılsınız öğretmenim?’’
‘’Şimdi seni gördüm daha iyi oldum’’ dersem gönül fethim daha
kolay olacak biliyorum. Üşümüş bakışlara sıcacık bakmalı,
ısıtmalıyım Ayşegül’ün ellerini, Merve’nin atkısını alıvermeliyim;
şaşırmalı bu şakama ‘’öğretmeniiim!!!’’ diye ışık saçmalı
dişleri.Cüneyt’in omzuna dokunup; ‘’Bu gün de geldin ya okul ne
güzel göründü gözüme be Cüneyt’’ demeliyim…Yoksa…Yoksa
uyandıramam kırk beş saniyelik kabustan…Yanından annesi
birazcık uzaklaşan ve uykusu kaçan bebekler gibiydi öğrencilerim de.
Yükünü almış ve ufuklar aşacak bir gemiydim artık.Bulanık bakan
gözler,bir korkunun teslim aldığı gözler...Kelimeleri yüreğinde
korkmuş,dudakları bir ayrılığın eşiğinde hüzünle kavrulmuş, bir kapı
çarpmasında başını çığlık çığlığa kollarının arasına alan bu güzelim
çocuklar…
Dikenli bir yolda yürür gibi çetin…
Unutmuyorum cephedeyim…
Her an teyakkuz…
Cam fanus elimde kırmadan Karadeniz’e dökmeliyim. Ve onlara
tekrar karşıdaki dağların ne kadar güzel ve mağrur; yağmurun ne
kadar bereketli ve cömert olduğunu hatırlatmalıyım. Çağırmalıyım
yiten ve giden ümitleri, korkunun hapsettiği yürekleri kınından
çıkarmalıydım. Kuşanmalıydılar sonra bilgiyi.
Cennet bir vatan köşesinde, cennetin farkında olamamak…
'Göremeyenden daha bedbaht kim vardır ki?'…
İçten içe üzülüyorum fakat hep o mısra aklımda:
‘’Sen tohumu saç, bitmezse toprak utansın…’’
…
Bir metin okuduk, heceleyen Zeliha’ya gülümsedim, Nusret henüz
yazmayı bile öğrenememiş gülümsedim… Âdem içine yerleşen panik
duygusunu atamamış saçlarını okşadım… Henüz Dedem Korkut’u
bile duymamış, bir masal sıcağında uykulara dalmamış bu çocuklara
bozkırın kollarını açmak her şeyden öncelikliydi benim için.
Metinleri izah ederken Cin Aliler, dağlar, ormanlar çiziyor; dersimiz
resim dersine dönüşüyordu adeta. Amacım sözcüklerle görüntüyü
birleştirmek ve geri çağırmaktı muhakemeyi. Derenin kıyısında köprü
kuran Deli Dumrul’u, Çanakkale’de vatan aşkını, destanlaşan
tarihimizi, şiirleri, yanık halk hikayelerimizi, hele hele Köroğlu’nu
ekmeliydim yüreklerinin merkezine.
Depremin nesnesi olmuş ve hayata edilgen bakan bu yüreklere tekrar
ya tozu yutan ya tozu yutturan olursun, başka seçenek yok çizgisine
getirmeli içlerindeki kanı, doludizgin akıtmalıydım. Öznesi
olmalıydılar kendi hayatlarının.
Bakışlar ısınmalı, duvarlar kalkmalı aradan ve gökle birleşmeliydi
zaman .…
Neden sonra zil çaldı ve zilin sesi bizi başka bir dünyadan sınıfa
getirdi o an.Uyandık.
Hadi dedim, hadi…
Ben en çok teneffüsü severim!!!
Koşa koşa çıktılar, akılları kaldı Köroğlu’nda biliyorum.
Gülümsedim.
Haliç’e bir gemi daha indirmiş kadar sevindim.
Derslerimiz tebeşirin eşliğinde, sesimi mesnevi yumuşaklığında
ezerek anlatırken alınlarında parlayan ışığı görmek tarifsiz
duygudur. Dillerini bağlayan düğümü çözmek, söyleneni algılamak
büyük iş…
Derslerin hasat zamanı sınavlar geldi sonunda. Soruları görünce
sevindiler. Gözlerime müteşekkir bakıyorlardı. Her zamanki
bakışlarımla, kahve tonunda gülümsedim onlara. Başarılar diledim.
Masama geçtim. Ajandamı çıkardım. Gülbeyaz’ın hikâyesine devam
ettim. Başımı hiç kaldırmadım. Kimseyi uyarmadım, arada bir
‘buradayım manasında’ öksürüyordum o kadar. Kırk dakika bitti,
zil çaldı.
Tamam, mı çocuklar? Coşkuyla:
“ Tamam öğretmenim’ dediler.
Aldım elime 36 kâğıdı ve onlara o güne kadar bakmadığım bir
ciddiyetle bakıp:
--Çocuklar ne sınavı oldunuz siz?
--Türkçe sınavı dediler hep bir ağızdan.
--Emin misiniz? Kırık bir:--eveeetti çıkan ağızlarından.
---Hayır dedim hayır…
---Türkçe sınavına daha zaman var.
--Ben sizi bu gün dürüstlük sınavı yaptım!!! Şimdi bu kağıtları alın
ve kendinize notu verin bakalım. Kâğıttaki bilgilerin kaçta kaçı
sizin; kaçta kaçı yan sıradaki arkadaşınızın?
Sınıf sustu.
Kalemler sustu…
Bakışlar dondu..Nefesler kısıldı…
Bunu sizden beklemezdim, diyen bir bakış attım sonra.Başım önde
oldukça düşünceli,biraz da hayalleri yıkılmış, çok üzgün bir edayla
sınıftan cıktım.İstiyordum ki,parlayan düşlere,canlanan
hafızalara,açılan zihinlere edep libası giydireyim.Başkalarının
omzuna basarak yükselmenin kötülüğünü göstereyim.Ektiği tohum,
toprak altında çürümüş rençber gibi üzgün bakıyordum, şaşkındılar,
utanmışlardı ve pişman…
İstediğim olmuştu, tam bir baraj yapacak noktaya gelmiştim.
--Özür dileriz öğretmenim, dediler.
--Hepimiz sıfır verdik kendi kâğıdımıza.
--Biliyordum, siz asla bir başkasının ekmeğine tamah etmeyecek
kadar mağrursunuz.
Çakır’ın gözlerinde ışık yandı o an, Musa’nın elindeki kalemi daha
sıkı kavradığını, Sevde’nin gözlerinin bulutlandığını, Hale’nin
ruhundaki Nene Hatunlara dokunduğunu hissediyordum…
Kagıtları dosyamın içine yerleştirip, ilk sınavı haftaya bıraktım.…
Kış bitiyordu...
Neden, niçin, nasıl, ne zaman, nerede ….?
Metinleri, gramer bilgilerini süsleyen sıcak bir hikâyemiz muhakkak
vardı. Ders yetişmese de olurdu. Sonra sonra şiirler, şairlerin
hayatlarından anekdotlar, sardı o güzelim yürekleri… Yavaş yavaş
parlayan zekâlar bana öyle sorular sormaya başladı ki terledim
karatahta başında. Üç yılım bitmişti. Artık hikâyeler Yusuf’tan,
fıkralar Hüseyin’den, destanları Ahmet’ten dinliyorduk…
Ben arada bir karşıdaki dağlara dalıyor, gururla onları dinliyordum.
Elif:
-- Öğretmenim ‘’Gülbeyaz’’ dedi…
--Gene yazdınız mı Gülbeyaz’ı?
--Okur musunuz?
Ajandamı açtım,
Gülbeyaz—12. bölüm:
‘’Nöbetçiyim o gün.Okulun ilerisinde bir bahçe var.Cüneyt’i
oradan gelirken gördüm.Ne işi vardı orada?Altıncı sınıflara dersim
var ama ,çözmeliydim bu işi.Derse girdik.Cüneyt iki arkadaşıyla
sıvışıyor pencere altından.Arkalarından baktım, istikamet yine
orası.Beş dakika sonra,geleceğimi söyleyip, çıktım sınıftan.Bahçeye
yaklaştım,çitin hemen dibinde ellerinde poşet,nefes alıp
veriyorlardı.Ciğerimin yandığını hissettim!Yavaş yavaş ağaran
güneşler kalbimde gurup etti o an…Bakışlarımda kahve gülüşüm
soldu. Karardı, sanki gökyüzü.
--Cüneyt!…dedim
--Bu ne…?
Korkuyla kalktılar,ceplerine atmaya çalışıyorlardı suç aletlerini.
--Hayır dedim oturalım.Derin bir nefes aldım , o tertemiz masum
yüzlerine baktım bir süre.
--Şimdi ben ne yapacağım söyler misiniz?…
--Ben ne yapacağım? Size dair içimin bahçesinde boy veren gülleri
soldurdunuz,işte bakın burada,tam da şu anda, yeşeren vadilerimi
çöle verdiniz; uykularım küsecek kirpiklerime,her gece kovalayıp
tutamayacağım güneşi sizin yüzünüzden.Söyleyin bakalım ,ben ne
yapacağım.?Bir çare düşünün bana ve geri verin size dair
ümitlerimi...!
Elleri ceplerinde ,bakışları soru dolu,çokça mahçup ve kararsız üç
kafadar duruyordu karşımda.
--Beni teselli edin..Çözün bu işi… Diyordum.
--Yani siz şimdi bizi disipline vermeyecek misiniz? Dediler, bulanık
bir bakışla.
--Ailemize söylemeyecek misiniz öğretmenim?
Tabi ben kolay olanı seçmeyecektim. Tam kaleyi fethedeceğim bir
anda feda edemezdim bir azara, üç beş tokada bu anı. Kararlı ve
emin duruşumla:
--Ebetteki hayır… Benim derdimi çözecek mi sizi disipline vermek
ya da siz vaz mı geçeceksiniz? Sanmam, dedim…
Cüneyt ağlamaya başladı .
--Öğretmenim özür dileriz ne olur affedin bizi!!!!….Sizin bu kadar
üzüleceğinizi bilseydik bunu yapmazdık.Yemin,billah
ediyorlardı.Benim başım önümde:
--Ne yapacağım şimdi çocuklar ne yapacağım…? diye ritmik
aralıklarla psikolojik baskı yapıyordum.
Böyle bir tepkiyi ilk kez gören çocuklara ‘’Fırat’ın kıyısında bir
koyun kaybolsa Allah bunu Ömer’den sorar’’diyen zatın hikayesini
anlatmaya başladım.
--Kaldı ki, sizi ben koruyor, gözetiyor sanıyordum…Oysa ne kötü
bir öğretmenmişim, haberim yokmuş.Ben görevimi yapamamışım. Siz
burada kendinize kıyarken, benim ruhum duymamış.İyisi mi ben bu
mesleği bırakayım ,madem yapamıyorum…
Nasıl tutuştular…Nasıl..Yeminler…Sözler…Çete çöktü;ülkemin en
önemli kalesini fethetmiştim.Fatih’in İstanbul ‘a girişi gibi onurla
girdik okula.Kavgacı gurup artık okulda ağabeylik
yapıyor ,kendilerini affettirmek adına her iyiliğe koşuyorlardı.’’
…
Aradan dört yıl geçmiş, üç tane delikanlı beni ziyarete gelmişti.
Yanlarına doğru yaklaştıkça bunların Çakır, Cüneyt ve Yusuf
olduğunu anladım. Bana veda etmeye gelmişler... ’’Hocam,’’ dedi
Cüneyt, “Biz askere gidiyoruz elinizi öpmeye geldik.”Müthiş bir
duyguydu bu…!!!Tarifsiz bir sevinç anı…!!!’’Hocam Mehmetçik
olacağız…Vatan borcu namus borcu…ne olur kaçmasın
uykunuz ,namlu elimizde düşmana dur! diyeceğiz…’’Boğazıma bir
şey saplandı.Sevinç, mutluluk ve hüzün karışım bir tat…Bulutlandı
gözlerim, “Yolunuz açık olsun.” dedim.Tezkerenizle gelin
hayırlısıyla bir daha…
Gittiler…
Birkaç ay kaldı dönmelerine…
…
Yıl
2008.
Lisedeyim dört yıldır .Geleceğin anneleri,geleceğin insan mimarlarına
edebiyat dersi anlatıyorum.İlk konum illa edep!Sonra edebiyat.
Esin ajandasına Cemil Meriç’ten notlar almış. Betül Mevlana’dan
çok etkilenmiş, Mesnevi’nin ikinci cildini istedi dün sabah. Gamze
Yunus’un hayatını okumuş, Pınar dün gece şiir yazmış yağmura…
Merve düşünde bir deniz görmüş martıları çığlık çığlığa…Büşra
Yahya Kemal’den bir rubai ezberlemiş ,Hülya bu sabah ilk derse
Yavuz Bülent Bakiler’in ‘’Cebeci İstasyonu ve Sen’’ şiirini
hazırlamış..Bu gün Gülay Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘’Sanat’’ şiirini o
kadar güzel tahlil etti ki , nihayet kitap kurdu oldu Sevgi…
Ha, bir de Cüneyt bir mektup yolladı bana, sonuna bir şiir yazmış,
Necip Fazıl’a bir kez daha hayran olmuş.
“ Mehmedim sevinin başlar yüksekte,
Ölsek de sevinin geriye dönsek de,
Sanma kalır bu tekerlek tümsekte,
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir !!!
Gün doğmuş ,gün batmış ebed bizimdir!!!. ”
30 Eylül 2008
‘’Güz yağmuru’’
Canan Dinç
Kalıcı Bağlantı Yorum (10) Yorum yaz!
« Önceki ::
![]()





